Flamenko   |   Flamenko sözlüğü   |   Flamenkoevi - Atölyeler    |   Melek Yel   |   İletişim   |   Festivaller   |   Linkler   |
 

ISTANBUL KÖÇEKLERİ VE EŞCİNSELLİK KAVRAMI

Bilinebilen tarihi ile XV. yüzyıl sonlarında, kadın dansçıların (Çengi) varlığını göstermeye başladığından daha önceki dönemlere denk düşüyor köçeklerin varlığı. Kadınların erkek topluluklarının içinde dans etmesinin hoş karşılanmıyor olması en önemli doğuş sebeplerinden sayılıyor. Köçeklik bir bakıma eşcinsellikle birlikte anılıyor. Hal böyleyken Murat Bardakçı’nın “Osmanlı’da Seks” adlı çalışmasına bakmakta fayda vardır deyip kitabın sayfalarına bir göz atalım. Bardakçı Osmanlı döneminde bazı davranışların aslında eşcinsel değil, biseksüel ilişki şeklinde yorumlanmasının daha doğru olduğunu söyler ve devam eder “ Zira Osmanlı’daki cinsel eğilimlerin bir bölümü eski Yunan toplumunda, özellikle de epiküryen gruplarda hakim olan tercihlerle büyük bir benzerlik arz eder: Kadınların sadece çocuk yapma vasıtası olarak görülüp hiçbir şekilde erkeklerin arasına alınmamaları, erkeklerin cinselliği bazen kendi içlerinde yaşamaları ama günlük hayatta kadına az da olsa yer verilmesi ve sadece çocuk yapma vasıtası olarak görülmesi, eşcinsellikten ziyade biseksüaliteyi andırır mahiyettedir.” Kadınların sosyal hayatta bu kadar az yer tutması elbette dansta etkisini bu şekilde göstermesi çok olası. Her ne sebeple çıkmış olursa olsun ve içinde birçok spekülasyon barındırıyor da olsa, köçeklik zamanla sanat haline geliyor. Bu durum özellikle de Sultan İbrahim devrinde belirgin hatlarını çizer. O tarihlerde “Kol” denilen oyuncu esnaf takımları kurulmaya başlar. Bu kollar çoğu kez takımın başının ismini taşımaktadır. Evliya Çelebi, kendi çağındaki belli başlı on iki kolun ismini saymaktadır. Bu kollar genellikle azınlıklar (Yahudi,Rum, Ermeni) ya da Çingenelerden oluşmaktadır. Zaten, Istanbul’un en namlı köçekleri de evvela Kıpti (Çingene), Rum, sonra Ermeni ve Yahudi imiş Reşad Ekrem Koçu Bey’in aktarmasına göre. Ergun Hiçyılmaz’ın “Çengiler Köçekler” adlı kitabında ise bu kolları daha detaylı öğrenebiliyoruz:

“Balat Çingenesi Pehlivan Parpul’un 300 oyuncu, hanende ve sazende topladığını, yine Balatlı Pehlivan Ahmet’in bir o kadar köçeğe sahip olduğunu söyleyelim. Baba Nazlı’nın kolunda ise 200 köçeğin şıngırdadığını düşünürsek varın gerisini hesaplayın. Babadan Rum olup da, lakabı ile tanınan “Sevi” de bu tanıma uygun boylu poslu bir kolbaşıdır. Onun kolu da Rum ve Ermeni civanları ile karışıktır.

Zümrüt Kolu; Samatya, Narlıkapı, Yedikule’deki Rum ve Ermeniler’den oluşmuştur. Zümrüt Kolu’nda ayrıca Sakız Adası’ndan getirilen köçek oğlanları da yer alıyordu... Bir de Çelebi kolu var. Oyuncular Çerkes ve Abaza’dır. Tümü satın alındıktan sonra köçek olarak yetiştirilmiştir... Galatalı Laskara’yı da bir kenara atmamak gerekir. Bedesten’de zengin bir kuyumcudur. Bu kolun tüm köçekleri “kefere” oynaklarıdır... Bir de Balat çevresinde Yahudilerin iki ünlü kolu yer alırdı. “Patak” kolu ve “Hasona” kolu.

Kimler köçek olabilir?

Köçeklik için çağ, kıvam, 18-19 yaşlarında başlar, 22-23 yaşına kadar sürer. 18 yaştan öncesi ise acemilik, toyluk sayılırmış. Köçek olmak için sadece genç erkek olmak elbette yetmiyor. Bakın ne özellikler isteniyor. Öncelikle vücut yapısı düzgün olmalı ve yüzü güzel olmalı. Bir oğlanın köçek olup-olamayacağı ayaklarından anlaşılırmış. Ayaklar irice olmalı, uzun parmakları, iri topukları olmalı ve ayak bilekleri ince olmalıymış. Pervane gibi dönebilmesi, sıçrayabilmesi, perendeler atabilmesi, sırt üzerine yay gibi kıvrılabilmesi ve elbette cilveli, nazlı, baştan çıkarıcı edaya sahip olabilmek için çok fazla çalışmaları eğitilmeleri gerekiyormuş. Tabii ki o yıllar dans okulları yok. Bütün bunları ustalarından öğreniyorlardı. Yani, en eski öğrenim yöntemlerinden olan usta-çırak okullarında . Eee, çırak ustayı geçmezse sanat ilerlemez... Köçeklere ayrıca özel bir biçimde meşkhanelerde müzik eğitimi verilir, makamlar ve ezgilerle yakınlık sağlanırmış.

Size onyedinci yüzyılın ortasında yaşamış bir köçeğin Can İbo Şah’ın rivayetlerle dolu hikayesini anlatayım. Çingene çocuğu olan İbo’yu sokaklarda ayı oynatıp aynı zaman da dans ederken, Baba Nazlı adında bir kolbaşı fark eder. 2 yıl sürekli eğitim altına alınır İbo. Öncelikle Hint dansını öğrenecektir, ses terbiyesinden geçirilecek ve vücut kıvrıla kıvrıla, lastik esnekliğine kavuşturulacaktır. Bundan sonrası Ergun Hiçyılmaz’ın yorumuyla sizlere ulaşsın:

“Sultan Mehmet’in himayesindeki sünnet düğününde at meydanına kerevetini kurmuş ve İbo’yu beklenenin tam aksine seyircilerin karşısına görkemli bir biçimde çıkarmamıştı. Şopar Hint dansına kuru tahta üzerinde başlamış ve atbaşının cümle esnafı ile halk yavaş yavaş çevreye toplanmıştı. Kılıç oyununda gövdesi çıplaktı ve öylesine hızlı dönüyordu ki, rüzgar öpmek istese başaramazdı... Ardından körpeliğine ters düşen sesiyle şarkılara geçiyor ve bunu “Rumeli Köçeği” ile tamamlıyordu.”

Yabancı gezginler gözüyle köçekler:

Yabancıların köçekler üzerindeki izlenimleri pek hoşgörüsüzdür. Ancak yine de bize Köçeklerin dışarıdan nasıl göründüklerine dair fikir edinmemizde yardımcı olurlar.

İngiliz gezgini Dr. Covel’den aktaracağım satırlar 1675 yılında Edirne’de IV. Mehmet’in oğullarının sünnet düğünü için yapılan şenlikte köçeklerin kıyafetleri ve dansları üzerine detaylar vermektedir.

“Bunların iyicesi çok gösterişli ya altın ya gümüş sırmalı, ipekliden giyinirlerdi. Giyimleri bedenlerine tıpatıp uyar, bu dizlerine kadar gelir, kolları kapalı ve bellerinde keselerine ve zevklerine göre zengin bir kuşak bulunurdu. Bunun altında da çok geniş, bol ve topuklarına kadar uzanan etek giyerlerdi; bu etek de çok gösterişli alacalı ve açık renkte olurdu. Saçlarını kesmezler, yanlarında çepeçevre güzel saç lüleleri bırakırlardı, kimi saçlarını örterler, kimi de aşağı sarkıtıp veya örtülü olarak arkalarından omuzlarına dökerlerdi. Genel olarak başlarına ipek bir başlık (küçük tas biçiminde) veya kalpak denilen kürklü başlık geçirirlerdi. Bunlar arasında 10 yaşlarında bir güzel oğlan çocuğu bulunuyordu, saçları bir kadın ki kadar uzundu. Onunla birlikte dinç, yakışıklı 25 yaşlarında bir delikanlı dansetti. Ustaca, sessiz, tuhaf bir bayağılıkta, akla gelebilecek her türlü çapkınca, kösnük duruşlara başvurdular. Geriye kalanlar 4-6 kimi kez 8 kişilik takımlarla dansettiler. Bu daha çok bedenin kıvrılması (utandırıcı bir duruş), adımları yavaşça, yuvarlakça kaydırmaya, durmaya ve dönmeye dayanıyordu. Kol hareketi, dans hareketi gibi belirli bir hareketleri yoktu. Ya yarım veya tam halka olurlar, bir ezgiden öteki ezgiye, bir güldürüden öteki güldürüye geçerler, en sonunda canlı bir müziğe ayak uydurarak uzun uzun dönerler (dervişler gibi), durunca eğilip selam verirler ve hep yakınlarında olan çalgıcıların yanına koşarlar”

Yabancı tanıklar dansların ve dansçıların erotik özelliklerini daha çok dile getirmişlerdir. Birkaç aktarımda bulunmak gerekirse: “ İki dansçı çok şehvetli bir dansa başladılar, tıpkı gerçek bir fandango gibi, bütün Akdeniz danslarında olduğu gibi bedenin yukarısının dikeyliğini bozmadan, kalça sallamalarının yumuşaklığıyla Odanın dört bir yanına ayrı ayrı önce ağır sonra gittikçe artan bir hızla dönmeye başladılar, kollarını da çok incelikle sallayarak, ve tartımı veren çalparalarının eşliğinde... Sonra sırt üstü geldiler, hareketleri ve anlatımlarıyla zevkin sarhoşluğunu ve kendinden geçmişliğini canlandırdılar. (J.L. Bartholdy)

Diğer alıntı ise Wollüstige Tanze in der Türkei kitaptan ki bu daha çok geleneklerle ilgili:

“Kimi varlıklı Müslümanlar uşakları arasında gönülleri isteyince kendilerini açık-saçık danslarıyla eğlendirecek kimseler bulundururlar. Bu iş için her zaman çok güzel erkek çocukları ve delikanlıları seçerlerdi. Bunların dış görünüşleri yasak istek uyandırmaya çok elverişlidir. Sokaklarda içkili yerlerde sanatlarını gösteren genel dansçılar, aynı zamanda da evlerde de hünerlerini gösterirler. Bunlar yalnız Türk ve Arap değil Rum ve Ermeni olurlar. Yaygın olarak önce tavırlarıyla seyircilerinin hayvanca duygularını uyandırır ve sonra para karşılığı bu sapık istekleri doyurma amacını güderlerdi. Bu bakımdan bu danslardaki kadın rollerini kadın kılığına girmiş erkekler oynar ve seyircilerin arasında kadınlar da bulunduğu zaman dansçılar daha uslu davranmaya çalışırlar. Yalnızca erkeklerin bulunduğu toplantılarda bunu gerekli bulmazlar, davranışları tam tersinedir. Bu genel dansçıların kimi kılığı tuhaf ve gülünçtür, bu tuhaf kılıklarıyla ilgiyi üzerlerine çekmeye çalışırlar.” Tabii bu yazıda bahsedilen dansçıların sadece köçekler olmadığını kıyafet tanımlamasından anlıyoruz. Büyük bir olasılıkla tavşanoğlanlarından da bahsediyor. Köçekler ile ilgili yazılara baktığımızda danslarının önüne geçen bir cinsel tavır sorunu ile karşılaşıyoruz.

Köçekler çoğunlukla eşcinsel olmalarından Evliya Çelebi de onları anlatırken “yetmiş tastan feleğin çemberinden geçmiş..., veled-i zina afitab-misal rakkaslar...” gibi deyimler kullanmıştır.

Meyhane Köçekleri

Istanbul’da Köçeklerin mesleklerini icra ettikleri bir de meyhaneler vardır. O dönemin meyhaneleri “gedikli” ya da “koltuk” ismindedirler. Gedikli meyhaneler devletten aldıkları izinle çalışan yerler yani ruhsatnameye sahip mekanlardır. Gedik, babadan oğula kalır ya da ustadan çırağa, kalfaya devredilen o da olmadı işi bırakan sahibi tarafından loncasının onayı ile başkasına satılan bir haktır. Ancak sattığı kişi işin ehli olması şarttır. “Koltuklar” ise ruhsatı olmayan kaçak meyhanelerdir. Bunlar ancak güvendiği kişilere hizmet verir, dükkanın kepengini indirip. Elbette ki zaptiyenin, bekçinin, “görme beni” ücretini vererek. Bunların dışında bir de yine Istanbul’a mahsus “ayaklı meyhaneler” vardır. Bunlar en garipleri çünkü içkinin seyyar satıcıları. Bu seyyar satıcıların hepsi istisnasız Ermeni olur. Bellerine ucu musluklu içi rakı veya şarap ile dolu uzun bir koyun bağırsağı sararlar, sırtlarında cüppeye benzer bir üstlük, iç ceplerinde de bir kadeh omuzlarına da kendilerini belli eden bir peşkir atarlar.

Neyse, bizi ilgilendiren tabii ki bu meyhaneler içinde Köçek oynatanlar yani Gedikli Meyhaneler. Buralarda dans eden köçeklerin kıyafetlerinin kollarda dans edenlerden daha farklı olduğunu Reşad Ekrem Koçu’nun anlatımından anlıyoruz: “Oyunlarda şehvetengiz kılıklarla giydirilirlerdi, şeffaf şalvarlar, şeffaf gömlekler, çıplak gövde üzerinde kolsuz yelekler ve hepsi istisnasız saçlı olurdu, kız gibi omuzlara, hatta daha aşağıya dökülen uzun saçlı” Hemen hemen tüm köçeklerin bir lakabı vardı. Gerçi Köçeklerin geneline ayrıca “şah” denilirdi. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde bahsettiği köçek isimleri:

Mazlum Şah, Küpeli Ayvaz Şah, Saçlı Ramazan Şah, Şahin Şah, Memiş Şah, Bayram Şah, Çaker Şah, Hurrem Şah, Şeker Şah, Nazlı Yusuf Şah, Zalim Şah, Can Memi Şah, Fitne Şah... Dimitraki, Neferaki, Yenaki... Samurkaş, Doşenko, Sinyor Yako, İsrail...

Meyhane köçekleri, içki yasağı olduğu dönemlerde ortaoyunu topluluklarında çalışırlardı. İçki yasakları kalkınca meyhanelere dökülürlerdi. Büyük meyhanelerin ise yalnız orada oynar bir veya birkaç köçeği olurdu. Meyhane uşakları palikarlar ile pedumuların da hemen hepsi oyun bilirlerdi.

Hem güzellikleri, türlü işvebazlıkları, hem de oyun hünerleri Istanbul’u tutmuş olanlar ise bir meyhaneye bağlanmaz, meyhane meyhane dolaşırlarmış. Meyhanelerin kapıları onlara daima açık olurmuş... Bir varmış, bir yokmuş...